|
|
|
|
| 1-forearm | (i)., (anat). önkol,kolun dirsekle bilek arasındaki kısmı. |
| 3-forebode | (f). önceden haber vermek; (özellikle uğursuz bir şeyi) önceden hissetmek. foreboding (i). kötü bir şeyin vuku bulacağını önceden hissetme, önsezi. |
| 6-foredeck | (i)., (den). güvertenin ön tarafı, bilhassa palavranın ön tarafı. |
| 8-foreground | (i). ön plan. in the foreground ön planda, ön tarafta, göze çarpacak yerde. |
| 9-forehand | (i)., (s)., tenis sağ vuruş, forhend; atın boynu ve omuzları; menfaatli mevki; (s). sağ vuruşla yapılan; önderlik eden; önceden yapılan. |
| 10-foreleg | (i). (hayvanlarda) ön ayak. |
| 11-foremost | (s)., (z). başta gelen, en öndeki; (z). başta. first and foremost en başta, evvelâ. head foremost başı önde; çekinmeden. |
| 13-forerun | (f). (ran, run) önden koşmak, koşup geçmek, önünden gitmek; müjdelemek. forerunner (i). selef; cet, ata; müjdeci, haberci. |
| 14-forestay | (i)., (den). pruva ana istralyası. |
| 15-forester | (i). ormancı; siyah bir cins pervane, (zool). Ageristus; bir çeşit büyük kanguru, (zool). Macropus giganteus. |
| 16-forethought | (i). ihtiyat, tedbir; basiret; evvelden düşünme. |
| 17-foretop | (i). (den). pruva çanaklığı. |
| 18-forewarn | (f). önceden ikaz etmek, uyarmak. |
| 21-forefront | (i). en öndeki yer, ön taraf, ön sıra. |
| 23-forearm | (f). önceden silâhlandırmak. |
| 24-foreclosure | (i)., (huk). ipotekli malı sahibinin kaybetmesi, hakkın düşmesi. |
| 27-foretoken | (i)., (f). ihtar, bir şeyin olacağına dair belirti; (f). evvelden uyarmak, ikaz etmek. |
| 29-fore | (s)., (i). ön taraftaki, öndeki; ilk; daha evvelki; (i). ön; önde olan şey; (den). baş taraf, pruva. come to the fore başa geçmek, öne geçmek. the fore part ön taraf, baş taraf. |
| 30-fore | (z)., ünlem ön tarafta, baş tarafta önde; ünlem Dikkat ! (golf oyununda önde bulunanlara tehlikeyi ihtar için bağırma). fore and aft (den). bas ve kıç istikametinde (gemi). |
| 31-forecast | (f). (cast veya casted) önceden tahmin etmek; belirtisi olmak: tasarlamak. |
| 33-foregone | (s). önceden gitmiş, geçmiş; bitmiş. foregone conclusion kaçınılmaz sonuç, mukadder olan şey. |
| 36-forename | (i). birinci isim, küçük isim, şahıs ismi, vaftiz ismi. forenamed (s). yukarıda ismi geçen, mezkur. |
| 38-forequarters | (i)., (kasap). ön ayak ve yanındaki kısımlar. |
| 39-foresail | (i)., (den). trinketa yelkeni. |
| 40-foresheet | (i)., (den). trinketa yelkeninin bir kısmı; (çoğ). kayığın ön tarafı. |
| 41-foreshore | (i). inme sırasında suların çekildiği kıyı. |
| 43-forever | (z)., (ing). for ever ebediyen daima: mütemadiyen, durmadan. forevermore (z). ebediyen, ilelebet. |
| 44-forelock | (i). alın üzerine sarkan saç demeti perçem; (mak). başlık çivisi, kilit pini. take time by the forelock fırsatı yakalamak, fırsatı kaçırmamak. |
| 45-foreman | (i). ustabaşı, baş kalfa; reis, başkan, özellikle jüri başkanı. |
| 48-foremast | (i)., (den). baş direği, pruva direği. |
| 49-foreshadow | (f). önceden ima etmek, (colloq). dokundurmak. |
| 50-foreshorten | (f). (güz. san). resimde yandan görülen bir şeyin boyunu kısa göstermek. |
| 51-foreskin | (i)., (anat). sünnet derisi, gulfe. |
| 52-forestry | (i). ormancılık; orman, ormanlık. |
| 53-fore | önek önde veya önceden. |
| 54-foreclose | (f). (huk). parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden almak; imkânsızlaştırmak, engellemek; önceden halletmek. |
| 56-forego | (f). (went, gone) önce gitmek. |
| 57-foreland | (i). burun, çıkıntı; bir şeyin önündeki arazi parçası. |
| 58-forest | (i)., (f). orman; (f). ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak. |
| 59-foreign | (s). yabancı, ecnebi; harici, dış; ilgisi olmayan. foreign accent yabancı aksanı. foreign affairs dışışleri. foreign-born (s). ikamet ettiği memleketten başka bir memlekette doğmuş. foreign exchange döviz; döviz alım satımı. foreign minister dış işleri bakanı. foreign office dışişleri bakanlığı. foreign to one's nature kendi tabiatına aykırı. foreign trade dış ticaret. foreigner (i). yabancı, ecnebi. foreignness (i).ecnebilik, yabancılık; uygunsuzluk, münasebetsizlik. |
| 61-foreordain | (f). evvelden takdir etmek, önceden tayin ve tertip etmek. foreordination (i). kader, takdir, kısmet. |
| 62-foresee | (f). (saw seen) önceden görmek ileriyi görmek, önceden bilmek. |
| 63-foreshow | (f). (showed, shown) önceden göstermek, önceden söylemek. |
| 64-foresight | (i). ihtiyat, tedbir, önceden görme, basiret. |
| 65-foretaste | (i). önceden alınan tat; önceden tadına varma. |
| 66-foretell | (f). (told telling) önceden haber vermek; kehanette bulunmak. |
| 67-forewoman | (i). başkalfa kadın: jurinin kadın başkanı. |
| 69-forehead | (i). alın; herhangi bir şeyin ön tarafı veya cephesi. |
| 70-foreknow | (f). (knew, known) önceden bilmek. foreknow'ledge (i). önceden bilme, önceden alınan haber. |
| 71-forensic | (s). mahkeme veya munazaraya ait, munazara kabilinden. forensic medicine adli tıp. |
|
|
|
|